Ekrem Düzgünoğlu

EKREM DÜZGÜNOĞLU FAN CLUBE HOŞ GELDİN.SİTEMİZE ÜCRETSİZ KAYIT OLABİLİRSİN
Ekrem Düzgünoğlu

Hoşgeldin Misafir Ekrem Düzgünoğlu Fanda Toplam 0 Mesajın Var


    Can Dündar..

    Paylaş

    LaNdChArM
    Ekrem Hastası
    Ekrem Hastası

    Takım :
    Kadın
    Mesaj Sayısı : 119
    Yaş : 33
    Nerden : İstanbul/GaziOsmanPaşa
    Puan : 2893
    Kayıt tarihi : 10/07/09

    Can Dündar..

    Mesaj tarafından LaNdChArM Bir Cuma Tem. 10, 2009 8:25 pm

    İngiliz kralı VII Edward sevdiği kadın için tahtını terk ettiğinde,
    kimse bu tercihe anlam verememişti.
    Çünkü "geçer akçe" olan tahtı ve bir kadın için koca imparatorluğun
    nimetlerini tepmek akıl dişi sayılıyordu.
    Birisini herşeyden vazgeçebilecek kadar çok sevmenin,
    insanin başına hiçbir tacın sağlayamayacağı türden bir asalet halkası
    takacağını düşünemediler.
    İngilizler, tahtsız kralın ardından dövüne dursun tahtsız kral da
    sevgisiz İngilizlerin haline acıdı durdu hayatı boyunca...

    Bir kez daha yazmıştım.
    "her seçim bir kaybediştir." diye,
    Her tercih bir vazgeçiştir çünkü...
    Ama yaşam vazgeçtiğiniz şeye karşı ipucu vermez.
    Geri dönüp, o günü gökkuşağı desenli bir elbiseyle yeniden yaşama
    şansınız yoktur. Bu seçim oyununda vazgeçtiğiniz şey,
    seçtiğinizden daha değerliyse pişmanlık kaçınılmazdır.
    Ama NEYİN DEĞERLİ olduğunun kararı da yine size aittir.
    Ve vazgeçtiğiniz şey bazen bir saray da olsa,
    çoğu zaman gözünüz hiç arkada kalmaz.
    Çünkü duvarlarına sevdiğinizin kokusu sinmiş bir ev ya da sevdiğiniz
    insanla paylaşamadığınız bir saray sizin borsada kolay feda edilebilir
    değerlerdendir.

    HAYATA BİR BAŞKA GÖZLE BAKMAYI ÖGRENDİYSENİZ,
    bu seçimde kazandıklarını sananlara yalnızca acıyarak gülümsersiniz.
    Her şeyin sıradanlaştığı bir dünyada bazen KAYBETMEK en doğru seçimdir..
    ve o dünyada en yerinde tercih; VAZGEÇİŞTİR..



    LaNdChArM
    Ekrem Hastası
    Ekrem Hastası

    Takım :
    Kadın
    Mesaj Sayısı : 119
    Yaş : 33
    Nerden : İstanbul/GaziOsmanPaşa
    Puan : 2893
    Kayıt tarihi : 10/07/09

    Geri: Can Dündar..

    Mesaj tarafından LaNdChArM Bir Cuma Tem. 10, 2009 8:26 pm

    Ruh Buluşması..

    Meksika'da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen
    Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle
    yola koyuluyor.
    Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun
    yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızlı
    tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra,
    yerliler kendi aralarında konuşup birden
    yere oturuyor ve böylece beklemeye
    başlıyorlar. Tabi Avrupalı arkeologlar
    buna bir anlam veremiyorlar.
    Saatler sonra, yerliler kendi aralarında
    konuşup tekrar yola koyuluyorlar.
    Sonunda tepenin üzerindeki görkemli
    İnka tapınaklarına geliyorlar.
    Arkeologlardan biri yaşlı rehbere
    soruyor, "Hiç anlamadım, niye
    yolun ortasına oturup saatlerce
    yok yere bekledik?"
    Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki;
    "Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık.
    Ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı.
    Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik.."





    Niye içimizde hep bir eksiklik duygusuyla
    yaşadığımızı, niye mutlu olmayı beceremediğimizi,
    niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve "niye"
    ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını
    açıkça veriyor İnkalar'ın yaşlı torunu.
    Çünkü bu aptal hayat içinde o kadar hızlı yol
    alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kaldı,
    hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile
    hatırlayamıyoruz. Çocuğunu kaybeden
    annelerin çılgınlığında bir sağa bir sola
    saldırıyoruz hepimiz, ama bir farkla,
    biz neyi aradığımızı bile bilmiyoruz..
    Herkes bir arayış içerisinde, ama hiç kimse
    ne aradığını bilmiyor.
    Sanıyoruz ki çok paramız, sürekli yükselen
    bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz,
    spor bir arabamız olunca biz de
    çok mutlu olacağız.
    Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım.
    Niye herkes aşktan şikayetçi?
    Çevremizde kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor?
    Eminim parmakla sayılacak kadar azdır.
    Ve eminim hiç kimse yanlışın nerede
    olduğunu da bulamıyordur.
    Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının
    önemine inanırım. Hatta insanların
    eş ruhlarının olduğuna bile inanırım.
    Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle
    ne kadar uyuşabilirler ki?
    Evet, önce göz görür, fakat ruh sever.
    Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu
    bulmak gibi bir şansımızın olmadığına da eminim.
    İşte bu yüzden içimizde sürekli bir eksiklik
    duygusu ile yaşıyoruz. İşte bu yüzden sürekli
    duvarlara çarpıp, çarpıp kendimizi
    kanatıyoruz ve işte bu yüzden
    mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz.
    Gerçekte hız çağında yaşıyoruz. Her şey
    o kadar hızlı geçiyor ki, ne işe, ne
    arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza,
    ne kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor.
    Akrep ve yelkovan ile yarış halindeyiz.
    Bu yüzden bütün ilişkiler yarım yamalak,
    bütün sevgiler bölük pörçük.
    Sevmeye bile vaktimiz yok bizim.
    Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla
    yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz
    ne de bulaşık. Çayımızı, kahvemizi
    makineler yapıyor, işllerimizi bir telefon,
    bir faksla hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat
    içinde dünyanın bir ucuna taşıyor.
    Hatta artık gitmeye bile gerek yok,
    internetle dünya elimizin altında.
    Ama yine de vaktimiz yok işte!



    Bence doğanın kara bir laneti bu.
    Biz ondan uzaklaştıkça, o da bizden
    bütün zamanları çalıyor. Evet, freni patlamış
    kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok.
    Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve
    biraz mola verip ruhumuzun da bize
    yetişmesini bekleyelim artık.
    Aceleye ne gerek var?
    Hayat yalnız bizim izin verdiğimiz gibi geçer.
    İyi ya da kötü, hızlı ya da yavaş,,
    Her şey bizim elimizde. Sevgi de, aşk da,
    başarı da. Ama ancak kendi ruhumuzla
    buluştuğumuzda.

    LaNdChArM
    Ekrem Hastası
    Ekrem Hastası

    Takım :
    Kadın
    Mesaj Sayısı : 119
    Yaş : 33
    Nerden : İstanbul/GaziOsmanPaşa
    Puan : 2893
    Kayıt tarihi : 10/07/09

    Geri: Can Dündar..

    Mesaj tarafından LaNdChArM Bir Cuma Tem. 10, 2009 8:27 pm

    Kış güneşi altında...

    Sadece kimsesiz ge­milerle miskin ke­dileri barındıran ıssız bir sahil kasa­basında
    çakırkeyif bir yılbaşı ertesi...
    Kış güneşi, yanlış za­manda açmış bir bahar çiçeği gibi sıcak gülüm­seyip
    ısıtıyor tenimizi...

    Kimsesiz gemiler, bu­runlarını açık denizlere dikmiş yalpalıyorlar sahil boyunca...
    Miskin kedi­ler toprakla güneş arasında mahmur...

    Dostlarla paylaşılan salaş bir meyhanenin ah­şap masasında, 25 yılını denize vermiş
    Hasan Kaptan, kocaman kırmızı yanaklar ve ışıltılı göz­lerle hayatı özetliyor:
    "Deniz, balık, güzel kadın, sağlıklı çocuklar...Hepsi bu...!"

    Zamanın sakin ve telaşsız aktığı bu dalga boyun­da saat sorulursa bozuluyor kaptan:
    "O yok işte bu­rada" diyor kızgın, "Burada gündoğumu var, günbatımı var, balık vakti
    var, ama saat yok..."

    Metropol telaşlarından hayli uzakta bir başka hayat, midye kabuğunun arasından ışıldayan
    bir inci tanesi gibi gülümsüyor.

    Neredeyse unutmaya yüz tuttuğumuz bir hu­zur, bizi yeni bir yılın ilk adımlarında
    güneşle top­rak arasında yakalayıp kollarına alıyor. Tabanları­mızda topraktan yayılan
    ısı, kulaklarımızda deni­zin tuzlu sesi ve göz kapaklarımızda kış güneşinin busesi...

    Bir koca yılı henüz eskitmişken ve yeni bir yılı, içinde ne olduğunu kestiremediğimiz,
    el değme­miş bir yılbaşı hediyesi gibi paketinden çıkarmaya hazırlanırken bütün bir
    yaşamıyla hesaplaşmak istiyor insan...

    Yüzyıllık bir savaşın, sadece yılbaşlarında mola veren yorgun askerleri gibi, akrep
    ve yelkovanın durduğu bir su başında bilançoya oturmak isti­yorsunuz.

    Acaba ne kadar yara aldık savaşta? Ne kadarı­nı gösteriyor, ne kadarını gizliyoruz?

    Ne kadarı açık yaralarımız, ne kadarı iç kana­malarımız?

    Zaferler çıkarabildik mi mağlubiyetlerimiz­den..?

    Süresini ve yörüngesini bilmeden çıktığımız bu yolculuğun neresindeyiz acaba...
    ve daha kaç ge­mi var içinde olmak isterken ardından el sallaya­cağımız?

    Merak etmiyor musunuz; ne kadarı gözyaşı ka­lan yaşamınızın, ne kadarı kahkaha..?

    Geride kalan yılların ne kadarından gururlu, ne kadarından pişmansınız?

    Ne kadarını kurumuş sonbahar yaprakları gibi süpürüp atmak isterdiniz belleğinizden,
    ne kada­rım saklardınız kutsal bir emanet gibi...?

    Yaşam terazinizde "Keşke hiç yaşamasaydım" dedikleriniz mi, hep tekrarlansın
    istedikleriniz mi ağır basardı?

    İnsana gecikmiş bir baharı çağrıştıran ılık kış gü­neşi altında kısa bir mola verince
    insan, sahile de­mirlemiş mahmur gemiler gibi kendini suların yalpalayışına bırakıp
    maziyi tartıya vurmak istiyor.

    Ne kaldı geriye bunca telaştan..?

    Avucunuzun içinden kayıveren sular gibi yitip giden yıllar geride ne tortu bırakıyor?

    Kendinizi bütün kazılmış siperlerinizin dışına koyup, bütün kalkanlarınızı indirdiğinizde,
    çırıl­çıplak karşısına geçtiğiniz yaşam aynasında ne görüyorsunuz?

    Tüketmek için bunca acele ettiğiniz takvim yapraklarına, onca hızla çevirdiğiniz akreplere,
    yelkovanlara, içine gönüllü daldığınız o insafsız rutin çarkına şöyle bir uzaktan
    baktığınızda ne hissediyorsunuz?

    "Ne kadarı benim hayatım..." diye soruyor mu­sunuz; "...ne kadarını başkaları yaşamış
    benim yerime ya da ben başkalarının...?"

    "Aynadakinin ne kadarı ben'im, ne kadarı oy­nadıklarımız...?"

    Yamaçlarında gölgelerin oynaştığı kederli anı­lar ve ışıltılı yaş günlerinden kaçını
    "keşke yeni­den yaşanabilseler" diyerek anımsıyorsunuz?

    Karlı bir dağ zirvesine ya da bir şömine alevine bakarken dalıp gittiğinizde
    "Neden zirvede deği­lim"! mi düşünüyorsunuz, "iyi ki uçuruma düş­medim"i mi...?

    Sadece kimsesiz gemilerle miskin kedileri ba­rındıran ıssız bir sahil kasabasında
    yakaladığınız bir geniş zamanda, geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman
    arasında gidip gelirken en çok ne gelirdi aklınıza...?

    Sizi bilmem ama ben akıbeti meçhul bir yeni yılın eşiğinde sürpriz bir kış güneşi
    göz kapakları­mı yalarken sadece sevgiyi düşündüm.

    Sevgiyi koydum kum saatinin dolu dizgin akıp gi­den kumlarının her bir zerresine...
    kışın açık deniz­lere bakarak bekleşen kimsesiz gemilerin güvertesi­ne; geçmiş zamanın,
    şimdiki zamanın ve gelecek zamanın öznesine hep sevgiyi koydum...

    Çünkü bir tek sevgi var elimizde; bunca yıldan damıtılıp gelen...

    Ve metropol haragülesinden uzakta, kocaman kırmızı yanaklarla gülümseyerek bir
    başka hayattan haberler veren Hasan Kaptan'ın yalancısıyım ki;

    ...yine bir tek o kalacak, yaşanacak yıllardan da geriye...

    Bir tek sevgi olacak bunca telaştan artakalan...

    ...öteki yalan...




    LaNdChArM
    Ekrem Hastası
    Ekrem Hastası

    Takım :
    Kadın
    Mesaj Sayısı : 119
    Yaş : 33
    Nerden : İstanbul/GaziOsmanPaşa
    Puan : 2893
    Kayıt tarihi : 10/07/09

    Geri: Can Dündar..

    Mesaj tarafından LaNdChArM Bir Cuma Tem. 10, 2009 9:01 pm

    Öyleyse Mektup Sende..

    Öyle içimdesin ki. Yanağımda dolaşan rüzgardan daha gerçek dokunuşların. Küçük, ürkek, kesik dokunuşlarınla, belki de her zamankinden daha yanımdasın. Yani öylesine, o kadar bensin ki. Ah nasıl anlatsam. Boşuna bu çabalarım, doğru kelimeleri aramalarım. Ne kitaplar yazıyor, ne de sözlüklerde karşılığı var. Yalnızca hissediyor insan, yaşıyor. Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız.



    Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de. Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu,diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mı asırlarca?



    Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep aynı heyecanla açar mı? Dedim ya, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim şu günlerde. Belki de en başta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine.



    Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım yanlış yaptım. Sana ulaşan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam. Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acılı duvarları gibiyim.



    Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor. Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. Küfleniyorum, yaşlanıyorum. Yalnızlıklar peşimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Yapış yapış, vıcık vıcık bir yalnızlık bu. Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.



    Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin. Her şeyin başı içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor. Öyle içimdesin ki. Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.



    Çok mutluydum. Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.



    "Yine zamansız yağmurlar" dedim, "Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları" dedim, "Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?" dedim. Çok uzun bir mektup oldu. Başından sonuna kadar okudum da.



    Neler yazmışım diye merakımdan.



    Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.

    LaNdChArM
    Ekrem Hastası
    Ekrem Hastası

    Takım :
    Kadın
    Mesaj Sayısı : 119
    Yaş : 33
    Nerden : İstanbul/GaziOsmanPaşa
    Puan : 2893
    Kayıt tarihi : 10/07/09

    Geri: Can Dündar..

    Mesaj tarafından LaNdChArM Bir Cuma Tem. 10, 2009 9:06 pm



    Aşka ve Terke Dair..


    Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz.
    Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında...

    En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişlerinizin sebebi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur.

    Göz yaşlarınızda, bilinçaltınızda, kahkahanızdır.
    Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak...
    Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır.
    Sınırsız ve nihayetsiz; "Ölmek var, dönmek yok"tur.

    Lakin gün gelir anlarsınız içten içe bir şeyin kanadığını...
    Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya...
    Şurasından burasından eleştirmeye koyulursunuz:
    "Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..."
    Başkalarını örnek göstermeye, "Bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız.
    Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız.

    Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz.
    "Eskiden böyle miydi ya..." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirilerin kapısı; açıldıkça bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından.

    Böyle süremeyeceğini bilirsiniz.
    Değişsin istersiniz.
    O, sevgisizliğinize yorar bunu. İhanete sayar.
    Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür.
    "Ya sev böyle ya da terk et" diye gürler...

    Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kabusa dönüşür birden...
    Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size...
    Hoyrattır, bakmaz yüzünüze...
    Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar, mahkum eder.
    Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden...
    "İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz, dinletemezsiniz. Ayrılırsanız yaşayamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz.

    İhanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz...
    "Madem öyle"nin çağı başlar ondan sonra...
    Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde günah sizden gitmiştir.
    Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz.

    Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece...
    Daha özgür olacağınız limanlara demirlersiniz bir süre...
    Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni.

    Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur.
    Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini...
    Gurur duyar onlarla, koynunda besler gözünü oysunlar diye...
    Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla...

    "Bana ne... Kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre.
    Ama sonra...
    Ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da bir kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden...
    Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız.
    Kokusunu özlersiniz, türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi...
    Karşı nehrin kıyısından hasret şiirler haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye...

    Dönüp "Seni hâlâ seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden...
    Dönemezsiniz.
    Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız.

    Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz...
    Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuşkusu...

    Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz.
    Sürünür gidersiniz.

    Sponsored content

    Geri: Can Dündar..

    Mesaj tarafından Sponsored content Bugün 11:11 am


      Forum Saati Salı Ara. 06, 2016 11:11 am